28 Aralık 2007

demirkubuz’un kaderi hepimizin kaderi –mi?-


uğur ile bekir arasında filmin en başında ve en sonundaki iki karşılaşma demirkubuz’un ‘kader’inin kısa bir özetini, demirkubuz’un ‘kader’i ise bu toprakların ortalama insanlarının mutsuz, umutsuz hayatının altında yatan nedenleri anlatıyor; uğur ve bekir’in hikayesinin yanı sıra bay/bayan sevdiğiyle değil, bay/bayan anne/baba/çevre/gelenekler/otorite/dayatma ile evlen(diril)enler de, aradığını yıllarca arayıp bulamayıp sonunda mantığına ve ‘başında sinek kadar koca’ya, ‘yatağını ısıtıp, ev işlerini yapacak bir kadın’a evet diyenler de var.

sonra neden bu erkekler hep böyle tatminsiz, gözleri hep 'komşu kızı'nda? sonra neden bu kadınlar ilişkiyi hep bir skor mücadelesine çevirme derdinde. -çünkü zoraki bir birliktelik içindeler. bu yüzden hep yarım kalmışlar, hep mutsuz, hep tatminsiz, hep bir didişme halindeler.

filmi başa saralım; uğur’un bekir’le ilk karşılaşmalarında uğur, bekir’le kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaktadır. uğur’un oynadığı bu oyunun neye yol açtığını anlaması için sonraki karşılaşmalardan birinde uğur’un “ne oldu” diye sormasına bekir’in suç işleyen bir çocuk gibi uğur’un yüzüne bakamadan ve ağlayarak “ben seni seviyorum” demesi gerekiyordu. bunu duyan uğur’un bir şey demeden çıkıp giderken ki yüz ifadesi “ben ne yaptım” der gibiyse de uğur bu tehlikeli oyunu oynamaya devam edecek ve bir süre sonra işler uğur’un da kontrol edemeyeceği bir duruma gelecekti -bekir derseniz o zaten uğur’un işyerinde unuttuğu fotoğrafları gördüğünden beri bu oyunun zoraki oyuncusuydu-.

ve finalde uğur’un bilinçsizce oynadığı bu tehlikeli oyunun nerelere kadar uzanabileceğini izliyoruz;




“kapının önünde durup düşündüm. dedim bekir, bu kapı ahret kapısı, burası sırat köprüsü. bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. iyi düşün dedim. düşündüm, düşündüm. ama olmadı, dönemedim. sonra bak oğlum dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok. kaderin böyle. yolun belli, eğ başını usul usul yürü şimdi”

26 Aralık 2007

şırıl şırıl yanılsama

“niagara şelalesi diyorum. nil nehri diyorum. okuldayken uyuyan birinin elini ılık suya daldırırsan o kişinin yatağa işeyeceğine inanırdık” / fc


diurnal illusion: the shadow of a grand piano approaching, 1931

kadıköy beşiktaş vapurundaydım ve okuduğum kitabın ‘the narrator’u, tyler durden’ın istiridye ve kişnişotuyla yapılmış koyu kıvamlı domates çorbasına ‘küçük tyler’ı daldırıp işeyerek ‘kendisinden daha büyükmüş gibi gelen elmaslar takıştırmış devasa karılarıyla birlikte fıçılar dolusu şampanya içen ve birbirlerine böğüre böğüre bir şeyler anlatan titanlardan’ kendilerince intikam aldıklarını sözettiği bölüm aptalca bir çağrışımla beni çocukluğuma, yatağıma işediğim zamanlara götürdü; yatağımı ıslattığım gecelerin sabahında uyanıp yataktaki ıslaklığı fark edince hafif bir utançla karışık duyduğum hayal kırıklığına.

o küçük mahalledeki akranlarımın neredeyse hiç birinin mışıl mışıl uyudukları tüm o geceler boyunca kontrolü ellerinde –ya da pipilerinde her neyse- tutamadıkları sır değildi ve beni hayal kırıklığına uğratan da yatağımı ıslatmak değildi.

gerçek hayatta karşısına dikilip işeyebileceğin tek yer ya kuytudaki eski bir duvar ya da kenarları gelişigüzel sıvanmış ortasında kocaman bir delik olan alaturka bir tuvaletti. bu yüzden rüyanda bazen yüksekçe bir tepeye, bazen derin bir uçurum kenarına dikilip hemen karşı kıyıdaki şelaleden çağlayarak aşağıya dökülen sularla aynı tempoda şırıl şırıl işerken gerçek hayatta hiç olamayacağın kadar rahat, bereketli ve özgürdün.

/uçurum kenarına yaptığın bu ziyaretlerin bazılarında mesanende yeteri kadar sidik olmadığında da bu yolculuk uçurumdan aşağıya doğru son sürat bir seyir alıyor ve sen tam yere çakılmak üzereyken tuhaf bir böğürtüyle yataktan fırlarcasına doğrularak uyanmanla sona eriyordu/

işte her ıslak sabah seni hayal kırıklığına uğratan aslında oraya hiç gitmediğini anlamandı, yatağını ıslatmış olman değil; karşısında bir çağlayan olan o uçurum kenarına aslında hiç gitmemiştin.

demek istediğim şu ki bu yanılsamalar sen büyüyüp kocaman biri olduğunda da peşini bırakmıyor.

diyelim ki bir akşam yorgun argın iş çıkışı eve gelip elbiselerini değiştirirken ya da bir sabah aynanın karşısına geçip traş olurken bir an aynada kendine bakıp daldığında; gittiğini, yaptığını, gördüğünü, dediğini, konuştuğını sandığın hiçbir şeyin aslında olmadığını anladığında;

oraya hiç gitmedin,
onunla tanışmadın,
aranızda hiç bir şey yaşanmadı.

bunların hiç biri olmadı.

24 Aralık 2007

kaç

“sevdiğimiz insanlar hakkında bilmek istemediğimiz o kadar çok şey var ki” / fc



görme, söyleme, işitme engelliler için haber bülteni; içimizdeki bağlantıları kestik, içimizdeki youtube’u yasakladık, kafamızı kuma gömdük, gerçeklerimizin üstüne kuma getirdik.

hava durumu ve spor; içimizdeki devekuşlarını yumurta çiftliğine, üç maymunları cehennemlerine. içimizdeki, dışımızdaki irlandalılarla alıp veremediğimiz yok; joyce olsun, roy keane olsun, michael collins olsun laf söylemem, söyletmem havalar nasıl olursa olsun. sizin havanız iyi olsun.

20 Aralık 2007

for-get/give

şükür ki kırık dökük parçalanmış duygular, kırgınlıklar, üzüntüler sonsuza dek yaşamıyor; zamanın eleğinden ufalana ufalana küçülüp dökülüp kaybolup silinip gidiyorlar.


dilerim bu bayram, ihtiyacı olan herkes için bu doğal süreci hızlandırsın.

19 Aralık 2007

cumhuriyet

“merkez'den kendini kurtaramayan adama?” “merkez'den disconnectus erectus'a?” “alo? alo beni duyuyor musun be adam?”

onları duyamam. -dışında değil- içinde yaşadığım dünyayla bağlantıları kestim. kimseyle konuşmuyor, gazete okumuyor, televizyon izlemiyor, radyo dinlemiyorum. dışarıda neler olup bittiğini bilmiyor, merak etmiyorum. yaptığım tek şey orada burada çalan şarkıların benimle ilgisi olduğunu düşündüğüm kısımlarına eşlik etmek. ve hep neden diye soruyorum? neden bu kadar ilgisiz, kopuk, bencil, şahsi, şahsi, şahsi, şahsi, şahsi, şahsi, şahsi.

ama dünyanın orta yerinde -neredeyse- inançsız, umutsuz, 6.647.654.324 dünyalıya karşı bir başına henüz kendi kişisel cumhuriyetimi ilan edememişken nasıl dünyayıkurtaranadam olmaya koyulabilirdim? ben dünyayıkurtaranadam değilim, önce kendimi kurtaracak, kendi cumhuriyetimi ilan edeceğim.

12 Aralık 2007

penne

10 Aralık 2007

somewhere in between


on beş yıl öncesinin 'ora'ları. okul çıkışı yanımızda 'dawa'mızla üzerinden seyrek araba geçen dönüş yolunun ortasında sırtımızı batmakta olan güneşe vermişiz yürüyoruz; gölgelerimiz boyumuzu bir hayli aşıyor.

birlikte yürüyoruz ama pek birlikte yürüyoruz sayılmaz. aramızda iki metrelik mesafe var ve çoğu zaman yolun sonuna kadar tek kelime etmiyoruz bile. oturduğu evin bir kaç sokak yakınına kadar ona bu şekilde eşlik edip, iyi akşamlar diledikten sonra bir kaç sokak yakınındaki evime gideceğim 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8,

9, 10, 11, 12, 13, 14, 15 aradan geçen yıllardan sonra bugün üzerinde yürüdüğümüz yol sevda'nın o en saf hallerinden, o ilk-gençlik masumiyet yıllarından, yollarından artık -ve elbette- çok uzak.

hayal kırıklıkları, ihanetler, yalanlar, yenilgiler, -çok çok isteyip de elde edemeyinceki- inançsızlık, egomuz ve libidomuz -belki başarısız bir kopyası olmaktan kurtulamadığımız don juan kişiliğiyle birlikte- yeni yol arkadaşlarımız olsa da

saf, idealist, don quijote ruhu bir gün küllerinden yeniden doğmak için derinlerde bir yerlerde bekliyor -mu?-

09 Aralık 2007

marla


...marla polislerin arkasından bağırıyor ve diyor ki; 8g'de oturan kız eskiden çok tatlı ve iyi bir kızdı, ama o kız bir canavar, iğrenç bir canavar. mikroplu insan dışkısından başka bir şey değil, ne yapacağını bilmiyor ve yanlış şeye bağlanmaktan korktuğu için hiç bir şeye bağlanmıyor”.

“8g'deki kızın kendine inancı yok” diye bağırıyor marla. “ve yaşlandıkça seçeneklerinin azalmasından korkuyor”...

[fight club - p54: marla kendini anlatıyor]

08 Aralık 2007

everybody knows

everybody knows that the dice are loaded everybody rolls with their fingers crossed everybody knows that the war is over everybody knows the good guys lost everybody knows the fight was fixed the poor stay poor the rich get rich thats how it goes everybody knows everybody knows that the boat is leaking everybody knows that the captain lied everybody got this broken feeling like their father or their dog just died everybody talking to their pockets everybody wants a box of chocolates and a long stem rose everybody knows everybody knows that you love me baby everybody knows that you really do everybody knows that youve been faithful ah give or take a night or two everybody knows youve been discreet but there were so many people you just had to meet without your clothes and everybody knows everybody knows everybody knows thats how it goes everybody knows everybody knows everybody knows thats how it goes everybody knows and everybody knows that its now or never everybody knows that its me or you and everybody knows that you live forever ah when youve done a line or two everybody knows the deal is rotten old black joes still pickin cotton for your ribbons and bows and everybody knows and everybody knows that the plague is coming everybody knows that its moving fast everybody knows that the naked man and woman are just a shining artifact of the past everybody knows the scene is dead but theres gonna be a meter on your bed that will disclose what everybody knows and everybody knows that youre in trouble everybody knows what youve been through from the bloody cross on top of calvary to the beach of malibu everybody knows its coming apart take one last look at this sacred heart before it blows and everybody knows everybody knows everybody knows thats how it goes everybody knows oh everybody knows everybody knows thats how it goes everybody knows everybody knows

07 Aralık 2007

olsa, başlangıçlar sona kalsa

...çocuklar gazoz içerken, bilmem dikkat ettin mi, bir yudum alırlar sonra kaldırıp bakarlar, bir yudum daha alırlar bakarlar. hep başlangıcı koruma isteğidir bu...



usul usul konuşuyorlar aralarında
denize bakıyorlar bazen -çatalını gezdiriyor biri tabağında-
gölgesi bir kuş ölüsü
karşıda yeni budanmış ağacın
-olsa, başlangıçlar sona kalsa-
kolyesiyle oynuyor kadın -tabağımda soyulmuş elma-
saatime bakıyorum sık sık
kapıyı gözlüyorum arada
biraz soğuk mu geliyor ne -kapatır mısın-
sinirli bir kırmızılık suya batıyor
düşünüyorum, ansızın bir dost yüzü
görmemiştim de yıllarca.
gelse
değişmiş çok, yaşlanmış da
sigaramı yakıyor durmadan
istemem diyemiyorum -ama yakmasa-
konuşuyoruz -konuşuyor muyuz-
yazmayı bırakmış çoktan
gerçi bir roman taslağı varmış kafasında
"bir elimde elma elmada bir el"
diyorum
hayretle bakıyor yüzüme
bir bardak bira içiyor, çekip gidiyor az sonra.
kadranı kırmızı saat
plasterle tutturulmuş kırık cam
şurda burda plastik çiçekler
evet, aralık kapıdan soğuk geliyor
tam kalbimin üzerine bu akşam.
ölüm
sen en güzelsin bu saatlerde
büyütmüş yetiştirmişsin beni
söyler miyim hiç sana hayran olmasam.
bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak
bugün de
tam nerede kalmışsam.

[sona kalsa / ec]

06 Aralık 2007

EAGLES___HOTEL_CALIFORNIA__.MP3



hotel california: kişisel bilgisayarlardan artık müzik de dinleyebileceğimizi öğrendiğimiz 90’ların sonunda –üstelik bir aşk şarkısı olduğu sanılarak- popüler olmasını zamanında bilgisayarlarla haşır neşir genç bir delikanlının, dönemin slow –olduğunu sandığı- şarkıları kopyaladığı cdsinden yirmi kopya yaparak eşe dosta dağıtmasına borçludur. eş-dost’un aynı paylaşım ruhunu sürdürmesiyle bu cd’nin kopya sayısı kısa sürede hatırı sayılır rakama ulaşmıştı. işte bugün taşrada olsun büyük şehirde olsun gideceğin bir mekanda styx’in boat on the river’ından sonra eagles'tan hotel california çalıyorsa bilmelisin ki cd çalar’da çalan şey zamanında o delikanlının yirmi kopyasını çıkarıp dağıttığı asıl cd’nin onuncu göbekten kopyalarından biridir. malum cd’deki diğer dosyalardan bazıları;

STYX_BOAT_ON_THE_RIVER.MP3, LIONEL_RICHIE___HELLO.MP3, BRYAN_ADAMS___EVERYTHING_I_.MP3, EYE_OF_THE_TIGER.MP3, METALLICA_NOTHING_ELSE_MATTERS.MP3, ROXETTE___LISTEN_TO_YOUR_HE.MP3, THIS_IS_MISSING.MP3, BERLIN_TAKE_MY_BREATH_AWAY.MP3, ALPHAVILLE_BIG_IN_JAPAN.MP3.

amına koyim: ilk bakışta karşısındaki muhatabıyla bir cinsel aktivitede bulunma isteği olarak anlaşılabilecek bu ifade esasen –özellikle 14-19 yaş arası erkeklerin jargonunda- bir şaşkınlık anındaki tepkiyi vurgulayarak ifade etmek için kullanılır. cümle içinde kullanımı; “amına koyim lan ronaldo’nun attığı golü gördün mü?”. mahallenin yaşça daha büyük abilerinin aynı durumlar için “hassiktir”, “oha lan şuna bak” deyimlerini kullanıldığı ayniyle vakidir.

hollywood affect: csi-miami, ally mac beal, the o.c. veya desperate hoousewifes gibi dizilerin etkisiyle beyinde gerçekdışı amerikan imgesi oluşması. hayır arkadaşım, onlar da ay ortasında avans formu doldurup personel müdürüne veriyor, parasız kalıp arkadaşlarından borç para isteyebiliyor, taksitle tost makinesi, cep telefonu alabiliyorlar. onların da ütüsüz pantolonla, kirli, çamurlu ayakkabılarla işe geldiği, dolaştığı günler oluyor. onların arasında da belediye otobüslerine binip ayakta kalanlar, akbil gibi bir şey kullanıyorlarsa bazen kredilerinin bittiği oluyor. ve onların da çoğunun kendilerini önemli hissettirecek bir işleri yok; ne bir şirkette üst düzey yönetici ne de bir cinayet dosyasını soruşturan bir dedektifler; senin de yaptığın gibi tüm gün bilgisayar başında oturup arkadaşlarına aptalca e-mailler fwd edip duruyorlar. ve tabi ki ağızlarından çıkan bütün cümleler zekice birer ‘quote’ değil; dizilerindeki, filmlerindeki gibi birbirlerini karşılıklı quote’lerle alt etmeye çalışmıyorlar.

şimdi git ve kendine bir kahve koy.

05 Aralık 2007

flirty cats

mephisto'nun oradan çıkıp bahariye'ye doğru yürürken bir köşebaşındaki bir ağacın dibinde.

ne konuştuklarını, dertlerinin ne olduğunu anlayamadım.

ama buna bir hikaye uydurmam gerekseydi, “kediler aleminin romeo'su, juliet'ine serenat yaparken ne etraftaki kalabalığa, ne de aylardan mart olmamasına aldırıyordu” diyecektim.

04 Aralık 2007

tragedyalar III

içimde kahverengi bir dağ ölüsü yatıyor gibi...

03 Aralık 2007

istanbul havaları -konuyu dağıtalım vol3-

sıradaki parça istanbul özlemi çekenler için geliyor; "vivident vidiiideeent çiğne ve gülümse."

-mekan bostancı sahili
-kendini zorlarsan sarı minibüsleri bile görebilirsin.
-enjoy

02 Aralık 2007

proxy sever


artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. istemek, yapabilmek ve bilmek eylemleri terk edilmedi ama bir başkasına devredilerek genel olarak ilga edildiler. [jb]

01 Aralık 2007

sevda bir ateş buldu sende


...sevda bir ateş buldu sende, eğilip öptü seni
artık kimse denizi bilmiyor

dirseklerini masaya koyuşundan belli
gelip geçen bir günü bitirmek istemediğini
sevda bir umut buldu sende

ey bir yolcu listesinde bir ölüyü arayan
artık kimse gözlerini bilmiyor...

[ec]