27 Ocak 2008

başka dünyalarda hayat var mı?



çok düşündüm. üç gün boyunca, çok şeyden uzakta güneydeki bir şehrin akdenizce dövülen kıyılarında akdenizin ve kıyılarda son bulan dalgalarının sesini dinlerken çok düşündüm. bu herkes için cevabını kendisinin verebileceği bir sorudur ve benim cevabım da evet oldu. evet, başka dünyalarda hayat var.

ama başka bir dünyada, başka birinin yörüngesinde yaşıyorsan bunu kabullenmek hiç kolay değil. bu yüzdendir ki başka dünyalara gitmeye niyetlendiysen üzerinden geçmen gereken bir to do list olmalı. işte başka dünyalara doğru yola çıkılmadan önce yapılması gerekenler listesi;

çık; yörüngelerden
iyileş; ikili deliliklerden -en azından kendi adına-
unut; alışkanlıklarını -alışmak sevmekten daha zor gelir derler-
hatırla; geçmişte birbirinize karşılıklı acı çektirdiğiniz birileri varsa birbirinizin hayatından tamamen çıkmadığınız sürece gelecekte de acı olacak bu yüzden bir an için merhametsiz ol, gemileri yak, dönüp dolaşıp geri döndüğün kürkçü dükkanına molotof kokteyli at -bkz: karşılıklı nefret için yapılması gerekenler-

şimdi yeni dünyaya doğru yola çıkmaya hazırsın.

x -merhaba güzel dünyalı ben dostum
y -eeeee
x -beni gördüğüne sevinmedin mi?
y -neeeeeeeee
x -diyorum ki bi chai tea latte içeydik karşılıklı
y -sweetheart'ım kuyrukta zaten, almiyim
x -ben gideyim öyleyse
y -evet

26 Ocak 2008

müzik kukusu

hepsi hepsi hepsi dis teli takacak yasa gelmis veletler için. fizik fena değil biriyle aynı isyerinde calısıyor olsam bahariye happy moons’ta kahvaltıya davet ederdim ama musikleri için bir youtube yorumcusunun dediği gibi ‘bu ne lan’. ‘nereye gitsem pesimdesin sen üf üf’ serzenisindeki ‘pesimdesin’in kuyruklu s harfinin kuyruğu dis tellerine takıldığından olsa gerek kuyruksuz çıkıyor. belki de dis telleri takan çocuklarla empati kuruyorlar aferim hepsine.

tarkan sabahın köründe şirket servisinde tar-gaz’ına tahammül etmem için geçerli bir nedenin vardır umarım sevgili çağla. ‘çok yakışıklı’ eeeeee bana ne. ‘son albümünde bir sürü atasözü, deyim var, türkçenin yaygınlaşmasına katkıda bulunuyor’ emin ol herhangi bir kırtasiyeden beş liraya alabileceğin herhangi bir atasözleri ve deyimler sözlüğünde daha fazla deyim var. bir de bu ‘dünya starı’yla ilgili bizim buralarda derler ki ahmet san’ın verdiği gaz ilk ingilizce albüm yapana kadar bilemedin atasözleri ve deyimler albümüne kadar etkisini korur sonra bir de bakmışsın ki puffffff balonumuz sönmüş.

peter emrah pan küçük emrah’ın peter pan sendromu hepimizin sendromu. peter emrah’ı orta yaşını çoktan aşmış bir eşek herif moduna gelmesine rağmen hala nereye koyacağımızı, ona nasıl sesleneceğimizi bilemiyoruz ama bunda ne onun ne de bizim kabahatimiz var. emrah, köyüne geri dön.


küçük emrah vs. çük emrah

ferhat göçer hıncal uluç’un tenoru, post-modern arabesk şarkıcı, arabesk arya seslendirici olarak da sahneye çağırabileceğimiz bu doktor eskisinin hıncal uluç’un gazıyla memleket sathında tenor title’ıyla uzun hava çığırmaya başladığı günden beri yastayım ben yastayım.



ferhat ft azer / yastayım ben dardayım ben

baba oğul iglesiaslar geçenlerde komedyenin biri enrique iglesias’ı kastederek “babasından ne hayır gördük ki oğul enrique’den görelim” demişti. küçük emrah’ın biraz ergen, biraz ispanyol halini düşün oldu mu sana enrique. tired of you being sorry enrique.

celine dion insanlar yüz küsur sene önce -titanic battıktan bir süre sonra- celine dion dinlemeyi bıraktı. birilerinin bunu ve celine dion’un uygun bir yemek müziği olamayacağını içerenköy değirmen’in şef garsonuna anlatması gerekiyor.

20 Ocak 2008

closer

bugün
bir
fotoğrafını
çektim

beş
megapiksel
yetmedi

17 Ocak 2008

don't have where to go



iceberg'in görünmeyen yüzü, görünen yüzünde tutunmaya çalışan bu penguenleri bir süre daha su üstünde tutabilir. ama yine de gidecekleri bir başka yer -rüzgar ya da akıntı üzerinde durdukları yeri daha büyük bir parçaya doğru sürükleyip yapıştırmadığı sürece- yok.

ya bir mucize ya ne olduğunu bilmedikleri bir şey bekliyorlar ya hiç bir şey. belki beklemenin ne, nasıl, nerede olduğunu bile bilmiyorlardır.

benim ve senin üzerinde tutunduğumuz kara parçası onlarınkiyle kıyaslanamayacak kadar geniş olsa da. dünyanın bir ucundan diğerine, karanın, havanın, denizin görünen görünmeyen her yeri olsa da.

ama bunu bilmek bile bir yerlere, bir şeylere, birilerine prangalarla bağlanmış hissettirmekten kaçıramıyor değil mi? şimdi... kimin daha çok seçeneği var? kim daha özgür?

15 Ocak 2008

from her to eternity

“kalbimin orta yerinde bu nasıl 1”

bir senin elleri,
bir senin gözleri,
bir seni

bekliyor sorulmak için

bir senin elleri
bir senin gözleri
bir seni

13 Ocak 2008

tube of the night



bi cemali vardı ne oldu onlara?

10 Ocak 2008

personality disorder


02 Ocak 2008

yol

umutsuzluktan yenilgilerden
kendinle olan savaşlardan mevta
içinde yatan kahverengi dağ ölüsünün* -tırnaklarınla kazıyarak-
kaldırman yetmiyor cenazesini

önceden gittiğin yollardan sap
ve tüm bildiklerini unut
ve dünyanın yuvarlak olduğunu
ve hep ileriye gittiğinde başladığın yere geri döneceğini de bilme

ne zaman nerede nasıl biterse bitsin
gittiğin bu yol seni başka birine dönüştürecek
“çünkü insan yalnızken kat ettiği yollardan
ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir”**


* tragedyalar III – ec
** ben ruhi bey nasılım – ec

01 Ocak 2008

domuz yılından arta kalanlar

alkol her şey günlerinhepcumartesiymişcesine yaşandığı bir izmir akşamı george ve henry ile kordon’da otururken kendilerine bira söyleyip “sana da süt getirsinler” sataşmalarıyla başladı; iğrenç tadına karşı kalın camlı bira bardağının dibini ilk kez orada gördüm -masadan kalkarken otelin tahminen 200 kilo çeken resepsiyonistini yatağa atacağımla ilgili esprimi tek birayla kafayı bulmuş olmama bağlamaları ise sadece bir yanlış anlamaydı-. istanbul’a dönüşte nevizade’de emerson ve nilly ile içilen bir kadeh kırmızı şarap, yazın sıcak günlerinde daisy ile gidilen burchbeach’te içilen iki hafif bira, sonbahar’da missy’de içilen üçübirarada(bira+şarap+baileys –bu arada evet baileys hatun içkisiymiş-) ve son olarak kadıköy’deki bir pub’da yalnız başına izlenen bir fenerbahçe maçında içilen bira’dan sonra kendi kendime artık sosyal içici sınıfına terfi ettiğimi deklere ettim; ben anti sosyal anselmo, sosyal içici.

eros akıllı olsun iki. susam sokağı diliyle iki harika başarısızlıkla sonuçlanan girişim. neden bana azıcık ilgi gösteren iki kadına? fare yılında artık eros’un menziline girebilmeyi –sadece- umuyoruz. aksi halde yeni menzil eros’un kendisi olacak. bana bak eros efendi akıllı ol kırırım bir tarafını bak kırırım diyorum.


fotoğraf radical noise'in bir albüm kapağından

umumi tuvalette iş başında yakalanan iki. kapıyı kapatmayı unutan iki harika utangaç kişi. kadıköy starbucks’ın tuvalet kapısını –her zamanki gibi çalmadan- açınca kıllı bacaklarıyla yirmi beş yaşlarında gözlüklü bir erkek. tek hatırladığım can havliyle kapıya uzanıp kapatmaya çalıştığı. kaçarak uzaklaşıyorum. bir gün sonra yine kadıköy’de başka bir mekan. bu kez kurbanımız yirmi beş yaşlarında peynir gibi beyaz bacaklarıyla bir kadın. ‘erkekler tuvaletinde’ iş başındayken bir yandan da telefonda konuşuyordu. kapıyı açıp kapatmam bir saniyenin milyarda biri gibi kısa bir sürede gerçekleşti. bildiğim kadarıyla big bang’de o kadar kısa sürmüştü.

vapura binen sonuncu kişi beş. doğaçlama beş harika artistik finiş. eğer planlamadıysan nefes nefes vapura, motora binen sonuncu kişi olmak; bir derbi maçında tuttuğun takımın son uzatma dakikası golüyle maçı kazanması gibidir. bir keresinde motor demir alıp iskeleden uzaklaşalı bir buçuk metreyken koşup sıçrayıp –tabi ki havada parende atmadım oha- motorun ön zeminine iniş yaptığımda, scarlett johansson’la nirvana’ya gidip gelmişim gibi hisettim –scarlett? nirvana? vapuru son anda yakalamak? hımm, bundan pek emin değilim-.

domuz yılının geri kalan zamanlarında işe gittim, eve döndüm, işe döndüm, eve gittim, işe gittim, eve döndüm. belki de günlüğümü okumalısın;

“sevgili günlük, böyle dünyanın amına koyim. sevgiler. anselmo.”