30 Haziran 2008

yirmibişey

demlik demlik çay içmek mi sen mi diye soruyor. evet ben. yirmibişey olduğumuz bizamanlar. romantik osuruktan asi gençlerken. nilüfer'den önce rafet el roman'dan sonra yorum söylüyor; adı yasak bi çiçektir dağlarda.

çaylar radyasyonsuz, hayalimizdeki kadınlar gibi ince belli, tavşan kanı, bi çekişte hüüüp. istanbul'un kıyılarına vuralı henüz çok yeni, kadınlarınsa kıyısına yanaşmak üzereyiz keşiften keşife koşmayı umarak oysa hep mahkumiyetten mahkumiyete.

daha sevmek nedir bilmediğimiz ve bu yüzden daha sevmekten korkmadığımız bizamanlar. bi cenazeye ya da bi düğüne ithaf edilmiş çelenklerden kopardığımız kırmızı gülleri henüz kadınlığa terfi etmemiş bi kadına ellerimiz titreyerek vermek üzere koparıp

ama nedense ya yakamızda ya masamızdaki boş bi limonlu soda şişesinde kuruttuğumuz bizamanlar;

>
>çünkü o gece çiçekler kimin için diye sorduğumda
>verdiğiniz cevabı tam olarak hatırlamıyorum. Çünkü
>cevabını duymak istememiştim. Çiçeğin gideceği kişiyi
>kıskanmıştım biraz.
>

25 Haziran 2008

bu nasıl bir bakış ki dünyaya intiharla

öyle ya kim sevişirdi acıları olmasa
kim bakardı uzağa köpekleri saymazsam
-edip burada sizi seziyor-



öğle molasında ekmek teknesinin küçükyalı, adalar, boğaz manzaralı terasında yere yaklaşık yüzseksen derece paralel dikilmiş, gözlerimin seçebileceği en uzak noktayı arar gibi bakarken cansever’in uzaklara bakmanın köpekler ve acı çekenler için olduğunu anlattığı phoenix’i gayri-ihtiyari köpeklerle insanlar arasındaki bazı ortak davranışları da hatırlatıyor.

amaçsızca uzaklara bakarken de,
dili dışarıda kuyruğu sağa sola yalpa gözleri sürekli sahibinin gözlerinde iyelik belirten bakışlar ararken de

fark göremiyorum ya sen?
fark göremiyorum ya sen?

24 Haziran 2008

>kemal'in yeri

>From:
>To:
>Subject: Kemal'in Yeri
>Date: Sat, 16 Feb 2002 02:32:21 -0800 (PST)


>Neredeyse yazdan kalma sıcak bir günün akşamında
>EDOK'tan selamlar.
>
> Neden hala bot bağlamadan önceki hayatımdan hayal
>meyal hatırladığım nadir anlardan biri Kemalin
>yeri'nde oturup çay içtiğimiz ve sonra da xxx bey
>ve xxx hanımla (bkz. **** kargo) karşılaştığımız
>anlar bilmiyorum ki! Yoksa "kemalin yeri"ndeki çaylar
>şu ana kadar içtiğim en harika çaylar mıydı? veya orda
>oturup çay içerken karşımda duran adalar-marmara
>denizinden ibaret manzarası, o ana kadar gördüğüm en
>ilham verici, en unutulmaz görüntüler miydi?
>
> Belki de kemalin yeri veya mephisto kitabevi
>veyahutta kanlıca iskelesinin hemen yanındaki; önünden
>boğaz seferleri yapan veya şehir hatlarına ait
>vapurların geçtiği, tahta sandalyelerde oturup demlik
>demlik çay içip, öğle istirahatlerini geçiştirdiğimiz
>lokanta, bana bot bağlamadan önce de bir hayatım
>olduğunu anımsattığı için mi unutmak istemiyorum?
>onları hayal meyal hatırlamasam gözlerimi burada
>açtığımı ve yine burda kapatacağımı düşüneceğim
>neredeyse.
>
> Beni burada başı ve sonu belli olmayan ve sürekli
>içine çeken bir girdaba sürüklenmekten kurtardığı için
>yeditepeli kentin sokaklarına karşı bir borcum var
>sanıyorum. ve sırtımdaki yeşil-kahverengi tonların
>hakim olduğu takım elbiseyi çıkarıp, kendi kişiliğimi
>giyindikten sonraki günlerde bu borcu ödemek için
>oralarda olacağım.
>

beş buçuk yıl önce, üzerime hiç bir zaman yakıştıramadığım üniformaları çıkarmaya iki ay kala ankara'dan istanbul'daki arkadaşlarıma yazmışım. can sıkıntısından eski e-posta'ları okurken karşıma çıktı. tuşlama, noktalama, gramer hatalarına dokunmadım. okurken başka birinin yazdığını düşündürecek kadar uzun zaman geçmiş aradan. yazının kurgusundaki, bağlantılarındaki acemilik rahatlıkla seziliyor. aynı yazıyı bugün yazmak isteseydim çok daha farklı olurdu muhtemelen. seneler önce yazdığın çizdiğin karaladığın bir şeye bakarken başka biri yazmış gibi kendine dışarıdan bakabilmen, seneler önceki kendine böylesi bir flash-back'le geri dönebilmen. zamanda yolculuğun mümkün olduğu anlardan biri. açıkçası bu yazıyı -elbette çok harika bir edebi metin olmamakla birlikte- o sıralar yazmakla, okumakla çok alakası olmayan biri olarak yazdığıma inanasım gelmiyor.

yazıda anlatılan yerlere gelince;

aradan geçen sekiz seneden sonra kemalin yeri'de diğer yerler gibi çok değişti. küçük kendi halinde bir yer olmaktan çıkıp kadıköy moda sosyetesinin uğrak yerlerinden biri oldu. öyle ki bir pazar öğleden sonra içeri girebilmek için kapının önünde onbeş yirmi dakika beklemek gerekebiliyor. mephisto'ya gitmeyeli de yıllar oluyor. şimdi istiklal'deki birbirine benzer onlarca cafe'den çok farklı değil benim nazarımda. kanlıca'ya gidip yoğurt, beykoz'da, çengelköy'de balık yemeyeli uzun zaman oldu ama eminim oralar hala güzeldir.

23 Haziran 2008

mithat brokenheart

dibe düşmenin dip noktası varsa bugün o gün. dün de öyleydi sanki ondan önceki gün de ondan önceki gün de ondan önceki gün de ondan önceki gün de.

otuzlarda insanı dibe çeken bir şeyler mi var yoksa bana mı öyle geliyor sevgili hayat? ya sen ne dersin sylvia?

canım insanlarım bugün dibe düşmenin dip noktasından bildirdim ben mithat brokenheart. beni zzzzzzzzlemeye devam edin.

22 Haziran 2008

ey hayat kayır beni bayıra karşı yatır beni tırmala beni kaşı beni

hababam sınıfındaki inek, mahmut hocaya sınıf arkadaşlarının arasına karışabilmek, onlarca benimsenmek için kopya çekmek zorunda kaldığını söyleyince benzer bir anlaşmayı kendimle geri kalan herşey arasında yapmak konusunda esinleniyorum. her şey hayat beni de kayırsın, sağ kolu, sol kolu yapsın, -kirli temiz farketmez- emellerine alet etsin, hüüp diye içine çeksin diye.

kopya çekmek, oynamak, ruhumu satılığa çıkarmak dahil her türlü seçeneğe açığım. istekliler şu numaraya numara çeksin, meyilliler meyil göndersin, şüphesi olanlar bizzat gelsin.

20 Haziran 2008

forwardla gör bak neler olacak

bir gün herkes onbeş dakikalığına meşhur olacak diyen andy warhol'un kehaneti kehanet olmaktan çıkalı çok oluyor ama bu ülkenin networklerinde kendine yeni yeni yer bulmakta.



biryerlerdentanıdık style zeka facebook'un da bookunu çıkarıyor, bir forward ömrü kadar belki de daha fazla hayat bulabiliyor kendine -eli kulağında şöhret budalası girişimcilere göz kırp-

sonra ne mi oluyor? parıldayan gözlükleri, takribi bir haftalık kirli sakalları, istememyancebimekoyvari cool pozlarıyla algı kapılarımızdan içeri girip günümüzün içine ediyorlar. forwardla gör bak neler olacak? neler olacak? ebenina mı olacak?

10 Haziran 2008

iyinin ve kötünün ötesinde

lost’un bir bölümünde sözde iyi adam’ı oynayan jack, sözde kötü adamı oynayan benjamin’i dış dünyayla bağlantı kurabileceklerine dair söylediklerinde yalan söylemekle itham edince benjamin linus’tan hayalkırıklığına uğramış bir adamın yüz ifadesiyle şaşırtan bir karşılık geliyor;

“jack, you break my heart”

ben’in bu tepkisine şaşkınlığımın uzun sürdüğünü hatırlıyorum çünkü tüm o bilindik klişeler ‘sözde’ kötü adamları duygusuz, ruhsuz , kalpsiz karakterler olarak yazıyor, çiziyor, betimliyor. buna göre benjamin gibi bir adamın kırılacak bir kalbi yoktur. öyleyse ben’in yalancı olmakla itham edilmeyi takmaması gerekiyordu.



coen kardeşlerin cormac mc carthy’nin romanından uyarladıkları ‘no country for old men’inde xavier bardem’in canlandırdığı anton chigurh da kafa karıştırmak için yeteri kadar ‘iyi’ bir karakterdi. klasik seri katillerden farklı olarak bu prensip sahibi ‘kötü’ adamımız kendi koyduğu kurallara sıkıca bağlı olması ve adalet terazisini kendince dengede tutma yöntemiyle şimdiye kadar karşılaştığımız ‘sözde’ kötü karakterlerden farkını belli ediyor.

müstakbel kurbanlarına verdiği, cebinden çıkarıp havaya fırlatacağı bozuk paranın yazı mı tu(ğ)ra olduğunu bilmelerini istediği son şansla seri katillerin tanrı rolüne soyunma heveslerini anımsatsa da chigurh doğru tahminle karşılaştığında oyunbozanlık yapmayıp bağışlayıcılığını sergiliyor. kırılan koluna tampon yapmak için gömleğini istediği çocuklara gömleğin bedelini fazlasıyla ödemek istemesi paçalarından kötülük saçılan bilindik ‘kötü’ karakterlerden çok farklı değil mi?

iyi ve kötünün sınırlarının çok belirgin kalın çizgilerle çizildiği romanların, ders kitaplarının, toplumun, hollywood’un, yeşilçamın, beyazcam’ın yarattığı iyi ve kötü arasındaki o belirgin farkın yavaş yavaş ortadan kalkması, belirsizleşmesi, –tıpkı gerçek dünyada olduğu üzere- daha gerçekçi profiller çizmesi adına sevindirici çünkü karakterlerin birer melek ya da şeytan olarak tasvir edilmeyeceği bir kurmaca dünyası ne kadar da kurmaca olsa gerçek hayata daha yakın duracak. ne iyiliğin ne de kötülüğün sanıldığı gibi bir yerlerde başlayıp bir yerlerde biten sınırları yok; pekala tek bir vücutta sürekli bir mücadele halinde birbirini dengelemeye çalışıyor, zamana, duruma, olanaklara bağlı olarak terazinin bir tarafı diğerine baskın çıkıyor olabilir.

iyi-kötü, siyah-beyaz, evet-hayır, bir-sıfır olmak zorunda değil. yıllar önce okuduğum bir yazının sonunda dediği gibi yazarın; gri güzel bir renktir.

03 Haziran 2008

çırpındıkça batıyorsun

kadıköy’ün biraz dışındaki bir havuzda seneler seneler evvel üç-dört yaşlarındaki bir çocuğun büyüttüğü su korkusunu yenmeye çalışıyorum. ilk dersimiz. hocamız havuzun iki buçuk metre derinliğinde olduğunu söylüyor. öyleyse babamın beni ilk kez suyla tanıştırmak için kollarımdan tutup fırlattığı kulleteyn’den daha derin değil. ama zaten boyu geçtikten sonra ister iki metre ister on metre olsun farketmezmiş.

suyla ilk temasım çok başarılı değil. dibe batmamaya, su yüzeyinde kalmaya çalıştıkça çırpınıyor, çırpındıkça dibe doğru batıyorum. can havliyle kulvar ipini tutarak kendimi yukarı doğru çektiğimde en az yarım litre de klorlu su yutmuş olmalıyım.

hocamız korkup panik yaptığım için su üzerinde duramadığımı söylüyor. ona göre kendimi rahat bıraktıktan sonra istesem de batamazmışım. dediğini yapıyorum; nefesimi tutup kendimi bırakıyorum ve bu bir mucize. artık, syrakusai’lı arşimet’ten binlerce yıl sonra suyun kaldırma kuvvetini yeniden keşfedenlerden biri de benim.

ilk ders bitiyor. dışarı çıkıp eve doğru yürüyorum. the smiths’in, there is a light that never goes out’una eşlik ederken bir yandan da az önceki su üzerinde kalma deneyimiyle hayatta kalma deneyimi arasında kurduğum benzerliği düşünüyordum. bazılarımızın hayatı da aslında böyleydi; çırpındıkça batıyorduk.