25 Şubat 2008

yeni başlayanlar için lost

uçak düşmüş. ortada ağlayan, acı çeken, bağıran, koşuşturan kazazedeler. içlerinden biri hemen göze batıyor. doğuştan lider olduğunu br bakışta anlayabileceğiniz tiplerden. bir kaç kazazedeye müdahalesinden sonra doktor olduğunu da anlıyoruz. ve işyerindeki venüslü lost-sever arkadaşların hayranlıkla sözünü ettiği jack olduğunu. oysa ben daha farklı düşünmüştüm. kirli sakallı pejmurde bir tip falan. izlediğimden değil, sağda solda gördüğüm lost posterlerinden öyle kalmış aklımda.






ve sade ama gayet hoş görünümüyle esas karakterlerden biri olacağını tahmin ettiğim bir kadın. işyerinden birine benzetiyorum. bana prison break'in dr. sarah tancredi'sini hatırlatıyor. böylece sürükleyici konusundan başka izlemeye devam etmek için ellerimizde henüz ismini söylememiş 'güzel' bir neden daha var.

ilk bölümün bitmesine bir süre daha var ve tuvalete gitmem gerekiyor. gitmemeyi seçiyorum.


-devamı ve daha fazlası burada

24 Şubat 2008

why we come why we go

"zamanda yolculuk" kavramı gerçekleştirilebilseymiş, gitmek isteyeceğim iki zaman dilimi hangileri olurmuş?

öncelikle bunun teoride mümkün olabileceğine inandığımı belirtmekle başlayayım ama buna yolculuk demek ne kadar doğru olurdu? klasik bir yolculuk geçmişten-şimdiden-yarından ileriye doğru olacakken, söz konusu geçmiş veya gelecek zaman olunca bu bir yolculuktan ziyade sıçrama, atlama şeklinde olurdu. bu durumda ‘zamanda sıçrama’ daha uygun bir kavr... neyse zaman-mekan-boyut ilişkisi ve kavramlarla ilgili kafa karışıklığından daha fazlası başka bir yazının konusu olsun çünkü bu konuda daha sonra söyleyeceklerim olacak -aslında bu konuda söyleyeceklerim oldu fakat senin için zaman kavramı geçmişten geleceğe devam eden bir doğru şeklinde ilerlediği için 'henüz' olmadığını düşünüyorsun bu durumda biraz bekleyeceksin. tamam tamam kapatıyorum;)-



bir hayatımın ilk -ve belki de tek- başarısını gerçekleştirip –ayrıca bunun bir başarı olduğundan söz edilebilir mi?- milyonlarcaspermarasındanbirinci geldiğim şu malum ‘an’a dönmek ve ikinci olarak arkamda bıraktığım znc4582’nin benim yerime dünyanın kaç bucak olduğunu görmesini isterdim. isteğimin küçükemrahvari bir arabesk kişisel temenni olarak görülmesinden kendimi tenzih ederim; bunu kendim için değil; bu boktan dünyaya gelişin de gidişin de manasız, gereksiz olduğunu gördükten, anladıktan ve dinledikten sonra…

“nobody knows what human life is
why we come, why we go
so why then do i know”


bu ‘sözde’ başarının beni aynı şeyi başaran milyarlarca dünyalı arasında ayrıcalıklı bir konuma sokmayacak olması bir yana tanıdığım pek çok ‘ukala’ dünyalı herhangi bir umutsuzluk anımda neredeyse hep aynı hollywood motivasyon klişelerini kullandı;

hadi dostum, sen ki milyonlarcaspermarasındanbirincigelen adamsın, geçmişte yaptın şimdi de yapabilirsin.

evet, geçmişte parlak günlerim olmuştu ama ben geçmişin başarılarının gölgesi altında yaşayan biri değilim. bunu savaş gazileri, hollywood yıldızları ve galatasaraylılar yapar ben yapmam ve ne şimdi ne de daha sonra bununla övünmeyeceğim.


seksenlerin sonu doksanların başı
kimi götü oluyordu voltranın, kimi de başı
[anselmo cesare pavese- seksenlere seksek]

iki seksenlerin sonu doksanların başı. çok söze gerek yok; bir şeyleri değiştirmek için değil, o günlerin tekrar üzerinden geçmek, çiftdikiş yapmak için. milleniumlar, onlar, yirmiler olmasa da olur.

pek adetim olmasa da topu seri kedi mıncıklayıcı'ya, tuba warhol'a, türkan sothyz şoray'a ve arab çöllerinde passcağız'a paslıyorum.

11 Şubat 2008

berber koltuğu ritüelleri ve yıllar önce ormanda kaybolan beşiktaşlı duruşuyla olan karşılaşma



içerenköy'de klasik bir mahalle berberi. aynı anda üç kişiyi traş edebilecek şekilde yan yana sıralanmış üç ayrı berber koltuğunun ortasındakine oturuyorum. dördüncü gelişim olmasına rağmen hiç bir zaman aynı anda ikiden fazla müşterisi olduğunu görmedim. kapıda büyükçe bir türk bayrağı, karşımdaki aynaların hemen dibinde yere paralel başlayan berber tezgahının üzerinde mahalle pazarından çok ucuza alınabilecek çeşit çeşit şampuanlar, kremler, losyonlar ve bilumum traş ıvırzıvırları; fırçalar, taraklar, makaslar, usturalar, kullanılmış kullanılmamış jiletler. henüz koltuğa oturmadan berberle traşa başlamadan nasıl olacağıyla ilgili ve traştan sonraki sıhhatler olmasıyla ilgili temenniyi ileten sadece iki diyalog yaşayacağımızı bilmek beni rahatlatıyor. fazla soru sormayacağını ve seninle futbol geyiği yapmayacağını bildiğin bir berber. daha ne isteyebilirsin ki? koltuğa otururken bir yandan da aynadaki hiç bir zaman sevemediğim suratıma bakıyorum. ne bekliyordun ki benim adım george clooney değil.

sevgili ve sadık okur. iki aylık bir mullet style denemesinin daha başarısızlıkla sonuçlandığını bilmek senin için yeni bir haber sayılmaz biliyorum. ve zaten benim de artık çok skimde değil.

ve sıra bu topraklardaki hiç bir erkeğin hayatının uzuuun bir döneminde kurtulamadığı ritüele geliyor. kurbanlık kafan hariç her tarafını saran o beyaz örtü; kesilen saç kılları günlük elbiselerin üzerine yapışmasın, gömleğinin kazağının altından teninle buluşup seni uyuz gibi kaşındırmasın diyedir. bunu bilmek aynadaki o komik görüntüye kaçamak bakışlar atıp içten içe kendine gülmeni -belki kendinden utanmanı- engelleyemiyor. yedi yaşından sonra ayda ortalama bir kez traş olduğunu düşünüp hayatın boyunca böyle bir görüntüyle ikiyüzelli küsur kez karşılaştığını ve artık alışman gerektiğini kendi kendine söylenip bu seferliğine de konuyu kapatıyorsun.


aynanın yansımasından vitrinin önüne kurulup küçük dokuma tezgahına özenle, keyifle ve aşkla ilmik ilmik beşiktaş bayrağını örüyor genç bir adam. bunu yaparken çok mutlu olduğu çok açık. şimdi hep birlikte çocukluğuma iniyoruz; seksen yedi. on yaşındayım. gazeteler fenerbahçe maraş deplasmanında berabere kalıp bir puan bırakınca takımın kum sahadan olumsuz etkilendiğini yazıyor. erdi müjdat semih şeytanrıdvan. metin ali feyyaz. tek kanal var o da siyah beyaz. beko gordon milne veselinoviç orhan ayhan aslanlı filmler pazar konseri clementine. bjk-fb maçlarında iki takımın da formaları dikine çizgilerden oluştuğu için hangisi hangisi anlamıyorum. çocuk aklımla neyi anlamayı umuyorsam. süleyman seba. beşiktaşlı duruşu. işte bu. bak hatırladım şimdi. vitrinin önünde takım ruhuyla tuttuğu takımın renginde bayrak ören bu genç adam bir anda beni çocukluğumun beşiktaşlı duruşunun hükmünü sürdürdüğü zamanlara götürdü. çocukluk kahramanlarımın renkleri hep sarı-lacivertti ama şimdi bu genç adamı kıskandım. sothyz'i, silenzio'yu, ezgi'yi ve beşiktaşlı olduğunu bildiğim herkesi. optik başkan’ı. eksik olsun imparatorlar eksik olsun krallar sağlam kalsın sağlam olsun. siyah beyaz yaşam ölüm.

bu genç ayrıntıyı saymazsak artık beşiktaşlı da fenerli gibi cimbomlu gibi. diğerleri gibi. bütün duruşlar aynı yöne doğru olunca kaybetmek de kazanmak da önemsiz bir ayrıntı. neyse ki henüz tuttuğumuz takımın kazanmasına ya da kaybetmesine bahis oynamıyoruz. deymi?

04 Şubat 2008

inland fucking empire



maalesef az önce david lynch'ın son filmi inland empire'ı izledim. maalesef çünkü film beni öyle bir ruh haline soktu ki jenerikle birlikte üzerimdeki eşofmanlarla yol boyunca avazım çıktığı kadar bağırarak kadıköy'e kadar koşup soluklanmadan aynı şekilde geri dönmek istedim. bunu gerçekten yapmak istedim çünkü ancak böyle bir tepki az önce izlediklerimi unutturabilir, beni rahatlatabilirdi. bu filmle ilgili -ki buna film eleştirisi denebileceğinden emin değilim- şimdiye kadar yaptığım rap tadındaki en kısa eleştiri cümlesi de şöyle olabilirdi; 'fuck you david / for what you did'.

mulholland drive'ı ilk kez izledikten sonra 'dayak yemiş' gibi hissetmiştim. bu kez 'bana çarpan tırın plakasını aldınız mı?' diye sormak istiyorum. lynch empire'ın son eserinin karşılığını film boyunca bol miktarda küfürle ödemeye çalışmak da beni rahatlatmadı. adamcağızın filmlerini korsan dvd'cilerden tanesini beş liraya aldığın yetmiyormuş gibi bir de küfür et. belki de ilahi adalet böyle tecelli ediyordur. ya da karma. neye inanıyorsan artık.
wild at heart ve blue velvet dışındaki lynch filmlerinin bilinçaltının, rüyaların beyaz perdeye yansıması olduğunu bilmek hem kendimizi yetersiz hissettirmekten hem de adamcağıza karşı gereksiz kızgınlıklar hissetmemizden alıkoyacak belki. ama bunu bilmek bile bir mulholland drive'ın dörtte birini anlayabilmek için filmi on kez izlemekten de alıkoyamıyor.

peki şöyle bir lise son matematik sorusu sorabilir miyiz?

anselmo, mulholland drive'ın bir çeyreğini anlayabilmek on kere, lost highway'in üçte biri için filmi üç kere başa sarmak zorunda kalmıştır. inland fucking empire'ın üç saat sürdüğünü hesaplarsak anselmo'nun bu filmi anlaması için ne kadar süre geçmesi gerekmektedir.

cevabı tahmin bile edemezsin.

hayır, hayır bu sanatsa ben sanatsever değilim arkadaş. ve sinema dedikleri buysa bundan sonra alacağım ilk bilet kuğu götü balesine olacak;)

03 Şubat 2008

kdky ne ki?